|
Ağıt ölen bir kişinin hakkında söylenen
‘türkü’dür. Ağıt türü, konusu itibarıyla acıklı olmasına
rağmen Türk toplumunda bu türün farklı amaçlarla da
söylendiği görülmüştür: Bazı metinlerde ağıt,
ağlatmaktan daha farklı bir işlevi, yergiyi, dile
getirdiği için bu türe mizahî unsurların katılmasına
sebep olmuştur. Bu bakımdan ağıtlar, fıkralar ve köy
seyirlik oyunlarıyla iç içe girmiş vaziyettedir.
Çalışmada farklı unsurlara sahip bu ağıtlar
incelenecektir.
Anahtar Kelimeler: Ağıt, mizah,
yergi/eleştiri, fıkra, köy seyirlik oyunları.
Halk Edebiyatı türlerinden olan ağıt,
“insanoğlunun ölüm karşısında veya canlı-cansız bir
varlığını kaybetme, korku, telâş ve heyecan anındaki
üzüntülerini, feryatlarını, isyanlarını,
talihsizliklerini düzenli-düzensiz söz ve ezgilerle
ifade eden türküler” şeklinde tarif edilmektedir (Elçin
1986: 209). Tanımdan da anlaşılacağı gibi, ağıt
söyleme/etmenin öncelikle bir geleneğinin olduğu
görülmektedir.
Ağıt yakma geleneği, zaman içerisinde
‘ağıt’ türüne ait metinlerin ‘sabitlenmesini’sağlamış
olmalıdır. Bu sabitlenmede, ezgi de önemli rol
oynamaktadır. Ağıtların konusu öncelikle ‘ölüm’, ikinci
planda ise ‘ayrılık’tır. Düğünlerde söylenen kına
türküleri ile, gençleri askere uğurlarken söylenen
türkülerde de ‘ayrılık’ konu edilmektedir. Dolayısıyla
bunları da birer ağıt olarak kabul etmek gerekecektir.
Ölüm ile ayrılığın verdiği acı ve
ıstırabın dile getirildiği ağıt metinlerinde ‘mizahî’
bir karakter acaba mevcut mudur? Bu soru, şayet
cevaplanabilirse, gerçekten önemli görünmektedir.
Yazımızın sonuç kısmında, bu yazıda incelediğimiz
metinlerin ‘tür’e ait niteliklerini açık bir biçimde
ortaya koyabilmek için, ‘fıkra’ türü ve bu tür etrafında
oluşmuş bazı kavramların tanımlanmasına ihtiyaç vardır:
Fıkralar, kısa ve özlü anlatımı olan
nükteli ve güldürücü hikâyeler olup, bunlar daha ziyade
‘sözlü edebiyat’ın malıdır. Fıkralar, anlatımı sırasında
“kelimelerin seçimi, tasvir biçimi, diyalog çatısı, konu
seçimi ve hedef belirlemesi” ve “küçük hacimli
kompozisyonu” ile diğer Halk Edebiyatı türlerinden
ayrılır(Yıldırım 1998: 221). ‘Nükte’, “iyi düşünülmüş,
ince ve örtülü mânâlar taşıyan, yarı şaka yarı ciddi
sözlerin genel adı”dır ve nüktede gülme, amaç değil
sadece bir araçtır (Tural 1993: 119). ‘Lâtife’, “hoş bir
anlatımla dinleyeni o atmosferin içine sokabilen bir
tahkiyeli tür” (Tural 1993: 122); ‘nekre’ ise “hoşa
giden gülünç, tuhaf, ince bir alay taşıyan sözler
söylemek, hikâyeler anlatmak” anlamına gelmektedir ve
bizler nekrede sadece sözü anlatan kişiye güleriz (Tural
1993: 119). ‘İroni’, “anlatılmak istenenin aksini
söyleyerek alay etme”, ‘satir’, “hüküm verirken var olan
kini gösteren, birine ya da bir şeye karşı alay etmek
suretiyle hücum”, ‘humor’ ise “fizikî, kültürel ve
psikolojik yönleriyle karmaşık bir varlık olan insanın
sosyal ilişkilerinde yüklendiği fonksiyonla önem
kazanmak” anlamlarına gelmektedir (Eker 2003: 65).
‘Fıkra’ türü ile ‘ağıt’ türü, “icrâ
töresi/geleneği” bakımından karşılaştırılabilir:
Bunlardan ‘ağıt’ın bir icrâ geleneğinin, eski ‘yuğ’
törenlerinden bugüne kadar oluştuğu görülmektedir. Bu
icrâ geleneği bir anlamda ‘ağıt’ türünün şekil, müzik
vb. özellikler bakımından bazı karakteristik
özelliklerinin belirginleşmesini (sabitlenmesini)
sağlamıştır. Fakat ‘fıkra’ türü için böylesi bir icrâ
töresinin varlığı düşünülemez; çünkü fıkralar bir sohbet
esnasında daha ziyade ‘örnek’ göstermek maksadıyla
anlatılmaktadır. Bu yüzden fıkraların ‘tür’ olarak şeklî
anlamda ağıt gibi bir ‘kalıplaşma’yı gerçekleştirdiğini
söylemek zor olsa gerektir. Ağıt ve fıkra türüne ait bu
ön bilgilerden sonra, tespit edebildiğimiz örnekler
üzerinde durabiliriz:
1. Çerkez [Kasım Ağa’nın] Ağıtı
Kayseri’de yaşayan Afşar Türkmenlerinden
Kasım Ağa’nın 1940’lı yıllarda Fahri Bilge tarafından
derlenen ağıt ve hikâyesi şöyledir:
“Yaslıpınar köyünde Kasım adlı bir
Çerkez ölmüş. Aile efradı, ağıtçı bir Avşar kadını
getirerek ağıt yakmasını istemişler. O da şunları
söylemiştir:
1. Ne deyim de [ne] ağlayım
Ölü bizim olmayınca
Birer birer tükenir mi
Kırkar kırkar ölmeyince
2. Ağaçtan atına binmiş
Yönünü evine dönmüş
Kundup suyu erişmemiş1
Ölmüş, Kasım Ağa’m ölmüş
3. Hastalıktan sızılıyor
Eve kâğıt yazılıyor
Yüreğinde sızısı var
Kundup suyun arzuluyor.” (FB 426: 163).
Söz konusu ağıtta ölen kişi bir Çerkez beyidir.
Pınarbaşı(Kayseri)’nın Çerkez Akviran köyünde ölen bir
Çerkez beyi için aynı ilçenin Hassa köyünden Kamer
Karı’nın söz konusu ağıtı söylediği kaydedilmektedir.2
Fakat bu ağıtta dörtlük sayısı birdir. Bu ağıtın zaman
içerisinde Türkmenlerin yaşadığı İç Anadolu Bölgesinde
yayıldığı ve çeşitlendiği anlaşılmaktadır. Tufanbeyli
(Adana) ilçesinde aynı ağıtın “zalim bir Avşar beyi”nin
ardından söylendiği görülmektedir.3 Aynı ağıt,
Kalecik(Ankara) ilçesinin Hançılı köyünde ise, aynı
köyden Alevî inancına mensup Çivi Bibi’nin komşu Sünnî
Demirtaş köyüne ağıt yakmaya getirilmesi vesilesiyle
anlatılmaktadır.4Yukarıda metnini verdiğimiz ağıt ile
Kamer Karı’nın yaktığı ikinci ağıt bir Çerkez beyi için
Afşar Türkmenlerinden olan kadınlar tarafından
söylenmiştir.
Şükrü Elçin’in “Ağıt Fıkrası” ismini
verdiği ağıt ise, “zalim bir Avşar beyi”ne
söylenmektedir.“Birer birer tükenir mi?” başlıklı
fıkrada ise ağıt “Sünnî bir ağa”ya söylenmektedir.
Ağıtçı kadının, zorla ağıt söylemeye götürüldüğü, onun
da ölen kişinin iyi yanlarını ağıtında dile getirmek
yerine ‘olumsuz’ ve ‘mizahî’ yanlarını vurguladığı
görülmektedir.
Anadolu’ya ‘93 Harbi’nden (1877-1878)
sonra Kafkaslardan gelen Müslüman ahalinin Osmanlı
topraklarına yerleştirildiği bilinen bir hakikattir.
Kafkaslar’da yaşadıkları bölgelere coğrafî bakımdan
benzeyen yerlerden birisi Uzunyayla mıntıkası olmuştur.
Çerkezlerin iskânı sırasında Afşar Türkmenleriyle
Çerkezler arasında pek çok ‘tatsızlık’ların olduğu,
bunun ‘türkü’lere de aksettiği bilinmektedir.5
Yukarıdaki ağıtla, ilk çeşitlenmedeki
‘ağıt’ta ‘mizahî vurgu’nun belirginleşebilmesi için
Çerkezlerin ‘ağıt’ söylemeyi bilmemesi gerekir; halbuki
Afşarlar kadar yaygın ve canlı olmasa da Çerkezlerin de
ölülerine ağıt söyledikleri bilinen bir hakikattir.6
Çerkezlerin (çeşitlenmelerde “zalim Avşar beyi”nin ve
“Sünnî inanca mensup bir ağa”nın) birer birer ölmesiyle
tükenmeyecekleri, öleceklerse “kırkar kırkar”/ “kırkı
birden”/ (diğer çeşitlenmelerde “beşer beşer” ve “beşer
onar”) vefat etmeleri söylenmektedir. Hiçbir ağıtta
böylesi bir dilek doğrudan söylenemez; bu ifadeler ancak
mizahî tarzda ifadeler olarak değerlendirilebilir.
Yukarıdaki ağıt metninin diğer üç çeşitlenmesine
baktığımızda, bu ilk dörtlüğün muhafaza edildiği,
değişik ortamlardaki ağıt merasimlerinde bu dörtlüğün
söylendiği görülecektir.
Yukarıda verilen ağıtın ikinci ve üçüncü
dörtlüklerinde anlatılanlar için de şunlar söylenebilir:
Her iki dörtlükte de “kundep-psı” adı verilen bir çeşit
‘kışlık ayran’dan söz edilmektedir. Ölen Kasım Ağa’ya
ruhunu teslim etmeden evvel bu ayranın ulaştırılamadığı,
şayet ulaştırılmış olsaydı belki de iyileşeceği mizahî
bir tarzda anlatılmaktadır. Bir anlamda Kasım Ağa, bu
ayrandan kendisine son nefesinde verilemediği için, gözü
açık gitmiştir. Bu ifadelerden Afşar Türkmenlerinin,
Çerkezlerin içtiği bu ‘ayran’ ile alay ettikleri anlamı
çıkmaktadır.
2. Göde Ali’nin Ağıtı
Fahri Bilge’nin Sarız (Kayseri) Afşar
Türkmenlerinden Anber Eroğlu’dan 22 Temmuz 1942
tarihinde kaydettiği metindir.
“Dadaloğlu, [Osmaniye ili]
Kars-Kadirli’nin Eşkiler/Ekşiler köyünde fakr u zarûret
hâlinde, kendi hâlinde yaşayan Göde Ali nâmında bir
şahsın vefâtında o köyde bulunmuş. Göde Ali’nin karısı
güya ağıt söylüyormuş. Lâkin ağıtı beceremediğini
biliyormuş. Dadaloğlu’nu öteden beri âşık olarak
tanıdığı için, Göde Ali hakkında kendisinin de bir şey
söylemesini rica etmiş. Dadaloğlu, bunun üzerine:
Malatya’ya gider yolu
Parlıyor atının nalı
Ayakta çuha şalvarı
Buna Ali Ağa derler
demiş. Bundan memnun kalan Göde Ali’nin
avradı ‘Sadâna kurban olayım, Dadaloğlu! Böyle değil
miydi? Allah’ını seversen doğru söyle’ deyince de
Dadaloğlu, ‘Madem ki Allah’ın adını karıştırdın.
Doğrusunu da söyleyim’ der:
Gelir alt baştan oturur
Lokması batman götürür
Oturdu(ğu) sofra (yı) batırır
Buna Göde Ali derler
mukabelesinde bulunarak evvelce söylediğini
dinleyenleri, en sonra hakikaten Göde Ali’nin hâline
uygun [...] demekle güldürmüş. Göde Ali’nin karısı
Dadaloğlu’ndan daha güzel sözler beklerken son
söylediğinden müteessir olmuş.” (FB 564:138).
Kendisi için ağıt yakılan kişinin lâkabı
“göde”dir; Türkçe’de ‘göde’, “kısa boylu, şişman,
göbekli” (DS: 2132) kimselere denmektedir. Yukarıdaki
‘metin’de karısının Göde Ali için ağıt yaktığı ve ilk
dörtlüğü söylediği kaydediliyor. Daha sonra kadın,
söylediklerini (atının nallarının parlaması, ayağında
çuha şalvarının olması ve kocasına ‘Ali Ağa’ denilmesi)
Dadal Veli’nin onaylamasını ister ve “Allah’ını seversen
doğru söyle” der. Dadal Veli de, ‘metin’deki ikinci
dörtlükte ‘doğru’yu söyler; Göde Ali, ağa değildir. Bir
yer sofrasında “alt başta”, en uçta, son tarafta oturur;
lokmalarının her biri birer “batman” ağırlığında ve
büyüklüğündedir.
Böyle olduğu için “oturduğu sofrayı
batırır” yani, sofrada yiyecek hiçbir şey
bırakmaz.Üstelik o kişiye “Ali Ağa” demezler; onun
lâkabı ve adı “Göde Ali”dir.“Ağa”lık, bir ‘oymak’ın,
‘el’in, ‘aşiret’in reisine, beyine verilen bir unvandır.
En önemlisi ise, “Ağalık verme ile olur”; yani ağalar
eli ve gönlü bol, cömert insanlardır. Yukarıdaki
‘anlatı’da ‘mizah’ unsuru “zıtlık” ile sağlanmış
olmaktadır.7
3. Bir Karatepeli Fıkrası
“Doğmamış Çocuğun Ölüsüne Ağıt
Karatepeli yaylaya göçmüş. Şöyle soğuk
suların gürül gürül aktığı bir doğal kaynağın yakınına
çadırını kondurmuş (Kaynağın hemen yakınına çadır
kondurulmaz. Çünkü hem çadır sahibi rahatsız olur, hem
de o kaynaktan faydalanmak isteyenlere engel olunmuş
olunur. Bu bir göçerlik töresidir.) Kaynağın hemen
yanında kocaman bir abide çınar ağacı varmış.
Günler böyle geçip giderken bir dar
ikindi vakti, yani kuşların akşam yuvaya dönüş telâşıyla
çığlık attığı zamanda, Karatepeli’nin kızı su getirmeye
gitmiş.Annesi evde yemek yapmak için kızın gelmesini
bekliyormuş ama kız bir türlü gelmiyormuş. Kadıncağız
merak etmiş. Kaygılanmış. Pınara kadar gitmiş. Varmış ki
ne görsün. Kızı, iki gözü iki çeşme ağlıyor. “Kızım ne
oldu, niçin ağlıyorsun?”diye sorunca, kız başlamış
anlatmaya:
‘Anaaa, ana… Sabattan [gelecekte,
yarınlarda, ‘sabahtan’ kelimesinden bozulma] ben
evlensem. Bir çocuğum olsa. Şu ağaca çıkacak kadar
büyüse. Şo daldaki kuş yuvalarının içindeki yumurtaları,
yavruları merak etse. Çıkıp bakmak istese. O dallara
kadar çıksa. Sonra da düşüp ölse. Ben anasıyım. Nasıl
ağlamayım hatın anam’ deyince anası:
‘Heyle [nasıl] de ağlamam hatın gızım.
Ben ebesi [ninesi] olurum da ağlamam mı’ deyip başlamış
ağlamaya. Ana, kız dövüne dövüne ağıt yakarak
ağlıyorlarmış. Kız diyormuş ki:
Gızın bir gişiye varsa [gişiye varmak:
evlenmek, ere varmak]
Ondan bir çocuğu olsa
Şu ağaçtan düşüp ölse
Ebesisin ağlaman mı?
Anası kızından geri kalır mı?
O da başlamış dörtlükleri düzmeye:
Gızım bir gocaya varsa
Ondan bir torunum olsa
Ağaçlardan düşüp ölse
Ebesiyim ağlamam mı?
deyip ağlaşırlarken, vaktin geçtiğini fark etmemişler.
Vakit akşam olmuş. Adam çadıra gelip de kimseyi
bulamayınca meraklanmış. Helkelerin çadırda olmadığını
görünce, hanımıyla kızının suya gittiklerini anlamış.
Kendisi de “bunlar nerede kaldı. Bu kadar gecikmemeleri
gerekirdi” diyerek, kaynağın yolunu tutmuş.
Vara vara varmış ki ne görsün. Ana kız
birbirlerine sarılmışlar, hüngür hüngür ağlaşıyorlar.
Ağıtı biri alıp ötekine veriyor; öteki alıp ona veriyor.
Yani biri bırakıp öteki başlıyor. Adamcağız korkmuş. Dağ
başı ıssız bir yerde namuslarına dokunan mı oldu diye
ürpermiş.
‘Kız nooldu size? Böyle dövüne dövüne,
başınızı bağrınızı yırtıp parçalayarak niye ağlıyonuz?’
diye sorunca, kadın başlamış anlatmaya:
‘Heriiif herif! Kurban olduğum herif!
Aha şu vavrumuz böyüdü, kocaman kız oldu. Sabattan
gişiye versek, bir çocuğu olsa. Torunumuz, aha bu çınara
çıkacak kadar böse. Şu dallardaki guş yuvalarını merak
etse. Çınarın tâ tingil depesine [en uç nokta, doruk]
çıksa. Oradan ayağı kayıp düşse de ölse. Sen dedesisin
ağlaman mı?’ deyip söylemeye başlamış:
Bizim torunumuz olsa
Punarın başına gelse
Şu çınardan düşüp ölse
Dedesisin ağlaman mı?
deyince: ‘Ben dedesi olurum da ağlamam
mı?’ diyerek adam da başlamış ağlamaya. Dede de şu
dörtlüğü söylemiş:
Bir oğlan torunum olsa
Gözenin başına gelse
Kuş yuvasından düşüp ölse
Dedesiyim ağlamam mı?
Üçü birden ağlaşarak çadıra varmışlar.
Karatepeli çadıra varınca hanımına:
Torunum düşüp ölmesin
İçimize dert olmasın
Bu yurt bize yurt olmasın
Yık çadırı göçek gidek
demiş. Sabahın olmasını, etrafın
aydınlanmasını bile beklemeden, çadırı yıkıp o yurttan
kaçmışlar” (Keçebaş 2005: 13-15).8
Kadirli (Osmaniye) ilçesinin doğusundaki
beş köyü içine alan ‘yöre’ye ‘Karatepe’ mıntıkası adı
verilmektedir. ‘Karatepeli’ fıkra tipinin esas kahraman
olduğu “u fıkralarda, bu bölgede yaşayan insanların
damgası açıkça görülür.
Bunlar, yerleşik düzene geçmiş, göçer
kültürünün izlerini taşır. Fıkralarda günlük olaylarda
karşılaştığımız çeşitli zıtlıklar, sosyal ve insanî
kusurlar işlenir. Karatepeli fıkraları küçük bölge ve
yörelerde tanınan, bilinen yerel fıkra tipidir. O çevre
halkı tarafından benimsenmiştir. Coğrafî bir adla
anılır” (Artun 2000: 13). Dursun Yıldırım’ın Türk
fıkralarını tasnifine göre ‘Karatepeli’ fıkra tipi,
“bölge ve yöre tipleri” (Yıldırım 1999: 27) grubu
içerisine girmektedir. Yıldırım, “ölge ve yöre tipleri
deyince, belli bir coğrafya üzerinde yaşayan insanları
temsil eden ve bağlı oldukları mekânla isimlenen
fıkra-tiplerini kast[etmektedir]” (Yıldırım 1999: 31).
Saim Sakaoğlu da fıkraları üç ana bölüme
ayırmakta ve bunlardan ikincisinin –yani “bir topluluğu
temsil eden tipler etrafında teşekkül eden fıkralar”ın-
“bir bölge halkıyla ilgili olanlar” grubuna girdiğini
söylemektedir (Sakaoğlu 1992a: 44).
Gerek Anadolu-Türk fıkralarında ve
gerekse dünya fıkraları arasında böylesi ‘saf’ fıkra
tipleri çokça görülmektedir. Pertev N. Boratav,
Karatepeli fıkralarının “Karatepe halkı üzerine, onların
saflıkları ve acayiplikleri ile eğlenmek için anlatılan
şeyler” olduğu kanısındadır (Boratav 1969: 429).
‘Karatepe’ yer adını sadece Kadirli’nin söz konusu yöre
ile özdeşleştirmek de yanlış olacaktır. Antalya’dan
Çukurova bölgesine kadar olan coğrafî sahada bulunan
birden çok ‘Karatepe’adlı yerleşim merkezi vardır ve bu
yerlere ait benzer fıkralar anlatılmaktadır.
“Karatepeli eski bir Türkmen göçebesinin
anıları içinde yaşar, dağla ovanın, ormanla tarlanın
birleştikleri yerlerde yurt tutmuş bir köylünün, bir
çobanın ya da çağdaş bir Çukurova çiftçisinin
çizgileriyle belirir; gezdiği yerler Çukurova ve
Toroslardadır. (…) …Karatepeli hikâyelerini, oluşma
süreleri içinde, Nasreddin Hoca gibi güçlü bir ‘çekim
merkezi’ bulamadan kalmış mizah yaratmaları sayabiliriz”
(Boratav 1969: 431-432).
Yukarıdaki ‘anlatı’da, ‘genç kız’,
‘anası’ ve ‘babası’ olmak üzere üç kişi bulunmaktadır.
Bu kişiler, ‘ahmak’ veya ‘alık’ olarak
vasıflandırılabilir. ‘Ahmak’, “zekâsı az gelişmiş olan
budala”, ‘alık’ ise “beceriksiz ve şaşkın” anlamına
gelmektedir. Fıkra, ‘kız’ ile ‘ana’sının ‘karşılıklı
söyleşme’si [karşılaşma] ile başlıyor. Daha sonra ‘ana’
ile ‘baba’ karşılıklı olarak maksatlarını şiir
söyleyerek anlatıyorlar.
En sonunda ise ‘baba’ tek bir dörtlük
söylüyor ve sonunda aile çadırlarını sökerek oradan
ayrılıyorlar. Şiirler 8’li hece ölçüsüyle söylenmiştir.
İlk dört dörtlük birbirine ‘ayak’larla bağlanmıştır.
Yukarıdaki ‘metin’de mizahî vurguyu öne
çıkaran husus, kahramanların tamamının ‘aptal’ ve
‘ahmak’ olmalarıdır. Bu özelliği bakımından metin
‘fıkra’dır. Burada, kahramanların gerçek hayatta da
böylesine aptal ve ahmak oldukları düşünülecek olursa, o
zaman metnin ‘fıkra’ olma niteliği kaybolmuş olacaktır.
Karatepeli fıkrasında “karakter komiği” ve “söz komiği”
ön planda, “hareket komiği” ise ikinci plandadır.9
4. Ağıt-Köy Orta Oyunu İlişkisi
Türk Edebiyatında Ağıtlar: Çukurova
Ağıtları (İnceleme-Metinler) isimli kitabımızda “Ağıdın
Diğer Türlerle Münasebeti” (Görkem 2001: 26-33) başlıklı
bir bölüm açmış ve burada ‘ağıt-şiir’ ve ‘ağıt-nesir’
münasebeti, ‘tür’ler merkeze alınarak
değerlendirilmişti. Söz konusu kitapta ‘ağıt-fıkra’
ilişkisi elimizde yeteri kadar örnek olmadığı için
değerlendirilmemişti (Görkem 2001: 367’deki ‘Bodiğin
Ağıdı’ adlı metin yarı mizahî bir karakter gösteriyor).
Kitabın bu kısmında o zaman ana hatlarıyla sadece
‘ağıt-köy orta oyunları’ ilişkisine dair bazı
örneklerden söz edilmişti (bk. Görkem 2001: 33). Aşağıda
bu husus yeni bulunan örneklerle daha ayrıntılı olarak
ele alınacaktır.
a. Saya Gezme (Uğur ve Bereketin
Temsili) Oyunu
Koyunların karnındaki yavruların hamile
olduktan 100 gün sonra tüylerinin bittiğine inanılır.
Bazı yörelerde bu günde yapılan kutlamalar baharın
gelişi ile yapılan kutlamalarla da
ilişkilendirilmektedir. “Yaşlı, uzun beyaz sakallı,
başında sarığı, sırtında kanburu, elinde bastonu, uzun
paltolu bir adam” (Elçin 1997: 43)
olan ‘saya’ hediye isteme maksadıyla ölü
taklidi yaptığı sırada -Kululu köyünde
(Kayseri-Bünyan/Akkışla)- oyunda rol alan kadınlar şu
ağıtı söyler:
“Gökte yıldız sayılır mı Çiğ yumurta
soyulur mu Ölen Köse ayılır mı Uyan Köse sabah oldu”
(Elçin 1997: 44).
Bu metin, çok yaygın olarak bilinip
söylenen “Uyan Ali’m sabah oldu” türküsünün bir
çeşitlenmesidir (bk. Gökbakar 1947; Sakaoğlu 1976;
Görkem 2001:32). Oyundaki mizah unsuru, daha çok
‘hareket komiği’ ve ‘karakter komiği’ ile
sağlanmaktadır. Bilinen ağıt metni –zamanla sözlü
gelenekte ‘hikâye’sinden bağımsız bir biçimde
‘türkü’leşmiştir-, ‘bahar’ın gelişini temsili olarak
anlatmak maksadıyla burada kullanılmıştır; söylenen
ağıtın, ‘ölü’yü diriltici bir etkisi yoktur.
b. Gündeşlioğlu Oyunu
Gündeşlioğlu türkülü-hikâyesiyle
ilişkisi olan, aynı adla Kahramanmaraş’ta oynanan mizahî
bir oyundur. Türkülü-hikâye, işlenen konu bakımından
“Gençlikte mi Kocalıkta mı” masalıyla büyük oranda
benzerlik göstermektedir (bk.Sakaoğlu 1973: 133-135,
429-433; Sakaoğlu 1999: 277-279). Bu oyunda
Gündeşlioğlu’nun dilinden söylenen ‘türkü’, dramatik bir
ağıttır. Söz konusu şiir (türkü), aynı isimli
türkülü-hikâyede de [Gündeşlioğlu Hikâyesi] muhafaza
edilmiştir
(Oyun metni için bk. Elçin 1977: 52. Bu
‘türkülü-hikâye’ hk. ayrıca bk.Boratav 2002: 116; Elçin
1988: 102-104; Avcı 2003). Bu ‘türkü’, halk hikâyesinde
‘ağıt’ karakterli bir türkü hüviyetindedir. Aynı isimli
köy orta oyununda da, söz konusu metin, benzer
özellikleri muhafaza edilerek yer almıştır.
c. Arap Oyunu
Çukurova bölgesinde bilinen Arap
oyununda (bk. Elçin 1977: 97-101),‘Göde’ adlı erkek,
‘Arap’ isimli kahraman tarafından değnekle vurulup
öldürülür.Bunun üzerine Arap ve orada hazır bulunan
kızlar ölen Göde’nin baş ucunda mizahî karakterli bir
ağıt söylerler:
“Arap: Serin yaylalara göçtüğüm Soğuk
sularından içtiğim Sakalcığına sıçtığım
Kaldırın şunu kaldırın Kızlar: Evimizin
önü höyüklüce
Domuz gibi kıtıklıca
Tavşan gibi bıyıklıca
Kaldırın şunu kaldırın
Arap: İçerim bademi doldurun
Suçluyum beni öldürün
Şu Göde’yi ortadan kaldırın
Kalkın kızlar kalkın
Köpoğlunun oğlu Osman
Kum kurşun bam barut
Din tüfek güm güm.” (Elçin 1977: 100).
Daha sonra da imam sahneye çağırılır ve
cenaze kaldırılır. Bu sahne, oyunda asıl konunun yan
unsuru gibidir. Oyundaki bu sahnede, ‘söz’, ‘hareket’ ve
‘karakter’ komiği, üçü bir arada bulunmaktadır.
d. Dede Oyunu
Elâzığ’dan derlenen “töresel” veya
“büyüsel” nitelikli “Dede Oyunu”nda “ölüp-dirilme
motifi” şöyle yer almaktadır: Dede oyun sırasında
sebepsiz bir şekilde ölür, kızlar ağıt yakarak dedeyi
diriltirler. Daha sonra ise kızlardan birisi ölür. Dede,
köylülerin tarlalarda küçük abdestlerini yaptıkları
tarzda -bir dizi yerde, diğeri bükük olarak- yere
çömelir ve şu ağıtı söyler:
“Kar yağar kepek gibi
Ne yatarsın köpek gibi
Fati Fati Fati Fati
Su dökeyim de dirilsin
Su dökeyim de dirilsin”
der ve kızın ağzına çişini yapar; kız
dirilir, seyirciler güler (Karadağ 1968: 40-43). Oyunda;
‘söz’ ve ‘hareket’ komiği bir arada görülmektedir.
e. Ölü Oyunu
Kayseri’den derlenen “Ölü Oyunu” hasat
sonunda oynanan oyunlardandır.Temsilî olarak “[ö]lü
şeklinde hazırlanmış biri, birkaç kişi tarafından halkın
toplu bulunduğu bir meydana getirilip bırakılır. Etrafta
toplanmış olan halk kadın,erkek herkes korkarak bakar
ona. Bu arada ölü gencin babası, annesi ve iki kız
kardeşi getirilir” (Karadağ 1968: 77). Anası, ölen
oğlunun başında -ilk dörtlüğünü vereceğimiz- toplam dört
dörtlükten ibaret bir ağıt söyler:
“Firezden yastık etmişler
Üstüne beylik örtmüşler
Garip misin kele yavrum
Kuru yerlere atmışlar”.
Sonra bir köylü, ana-babaya ağıtlarına
bir son vermelerini söyler. Bir doktor ve iki
hastabakıcı sahneye gelir. Doktor hastayı muayene eder;
iki koluna iğne yaparlar. Ölü bir müddet sonra canlanır.
Ana-baba ve kızların sevinci birbirine karışır;
davul-zurna eşliğinde bir oyun havası oynarlar. Daha
sonra ise bu kez ailenin iki kızı gençler tarafından
kaçırılır. Köpek şekline sokulmuş iki çocuk, kızları
bulup getirir. Anne ve baba sevinir ve hep birlikte
tekrar oyun havası oynamaya başlarlar (s. 77-79).
Oyun Kayseri’ye bağlı Hacılar, Erkilet,
Develi ve Tomarza’da bilinip oynanmaktadır.
Bu oyun hakkında Nurhan Karadağ’ın
tespit ve değerlendirmeleri şöyledir: “Bu oyun, hasat
sonu yapılan düğünlerde genellikle eğlence aracı olarak
oynanıyor. (…) Ölü, bugünün ölü kavramıyla işlem
görüyor. Oyun büyüsel işlemini yitirmek üzeredir. (…)
Ölüyü diriltmek için bir doktor ve iki sıhhiye görev
alıyor ve ölü iki iğne ile diriliyor. Ölüm nedeni de
krize bağlanıyor. Ölüm ardından yakılan ağıtta ise komik
sözler yerine gerçek ağıtın sözleri yer alıyor. ”
(Karadağ 1968:79).
Anlaşıldığına göre, bu oyunda söylenen
ağıt, gerçek anlamda bir ağıt metnidir.Dolayısıyla
oyunda, ‘söz’ komiği yoktur. Fakat oyunda ‘hareket’ ve
‘karakter’komiğinin varlığından söz edilebilir.
Sonuç
Folklor ürünlerine ait ‘tür’ler arasında
geçişlerin var olduğu bilinen bir gerçektir.Bu hususta
görebildiğimiz iki makaleden ilki Saim Sakaoğlu’na
aittir. İlk makalede atasözleri ve bilmecelerdeki
‘fıkra’msı nitelikler üzerinde durulmuş, ayrıca ‘fıkra’
metinlerinde yer alan ‘bilmece’ türüne ait nitelikler
ele alınmıştır (bk.Sakaoğlu 1982b). A. Berat Alptekin
ise makalesinde, ‘ağıt’ metinlerinde geçen ‘masal’,
‘efsane’ ve ‘halk hikâyesi’ne ait unsurlar üzerinde
durmuştur. Makalede, Çukurova’dan derlenen ağıt
metinlerinden yola çıkılarak şöyle bir değerlendirme
yapılıyor: “… ağıt metinleri, şiir özelliği ile de olsa,
efsane, masal ve halk hikâyesi ile de benzerlikler
göstermektedir. Netice itibariyle bu tür metinlerin,
örnekleri fazla olmamakla beraber, ağıtların içinde de
olabileceğini belirtmek isteriz.” (Alptekin 1992: 15).
Yaşar Kemal, Ağıtlar kitabının ikinci
baskısına yazdığı ön sözde ‘ağıt’ türünün diğer türlere
‘geçiş’i hakkında şunları kaydediyor: “Kına ağıdına kimi
yerlerde kına türküsü de diyorlar. Kimi yerde de kına
ağıdı halay olmuş. Kadirli’nin Bahçe köyünde, şimdi
Osmaniye ilçesine bağlandı, 1939 yılında öğretmen
vekilliği yaptığımda İbrahim Poçulu Avşar Ağıdı adında,
o zamana kadar hiç görmediğim çok ağır, ritmleri çok
derinde olan bir halay çekmişti. Ardından da Kına Ağıdı
halayını oynamıştı. Kına Ağıdı halayı bir geline kına
yakılmasını, ata dirilmesini, önce acısını, sonra da
sevincini anlatıyordu. Avşar Ağıdı çok ağır, figürleri
belli belirsiz bir halaydı. Çok derindeydi ritmi.
Şimdiye kadar böylesine ince ritimli bir oyun görmedim.
İnsanın iliklerine işleyen bir lirizmi vardı.(…)
Kozanoğlu Ağıdını Orta Anadolu’da oturak havası olarak
söylüyorlar. Çünkü oralarda ağıt geleneği yok.” (Kemal
1992: 42). Bu bilgi de, önemli görüldüğü için
kaydedilmeden geçilememiştir.
Ünsal Özünlü, Gülmecenin Dilleri isimli
kitabında, ‘metin dili’ açısından ‘fıkra’ları üçe
ayırıyor. Özünlü ayrıca, Jordan’ın bir makalesinden
hareketle (bk.Jordan 1988), Türk fıkralarını ‘metin
dili’ bakımından sınıflandırmakta ve – genellikle- üç
çeşit gülmece metni olduğunu söylemektedir: Birinci
çeşidinde“met[n]in içeriği temel alındığı için”, metin
bir dilden diğerine kolaylıkla çevrilebilir.
Ana metindeki gülmece ögeleri “soyut
anlamlardan çok somut anlamlara yönelik”olduğu için, her
dilde karşılığı rahatlıkla bulunabilir. Bu metinler bir
bakıma“yazıldığı [söylendiği] dilden bağımsız
metinlerdir (Özünlü 1999: 47). İkinci çeşidinde“yalnızca
kaynak dile ilişkin dilbilimsel özellikler yoğun olarak”
kullanılmaktadır.
Bu tarz metinlerin başka dillerde tam
olarak karşılıkları yoktur. Karşılıkları bulunsa bile
anlam farkları olabilir. Bu metinler, “kaynak dile
bağımlı” metinlerdir (Özünlü 1999: 48). Üçüncü çeşit
metinlerde “ana metnin kaynak dildeki özellikleri yoğun
olmasına karşın, kültür öğeleri daha baskın özellikler
taşıyabilir.
Ana metnin kültürel özelliklerini
bilmeden o metni anlamak oldukça zordur (Özünlü1999:
49).
Bu sınıflandırma açısından, yukarıda
incelediğimiz metinler, ikinci ve daha çok da üçüncü
çeşit metinler hüviyetindedir. Zaten üçüncü ve ikinci
tip metin olma özellikleri sebebiyle, ‘söz’, ‘hareket’
ve ‘karakter’ komiği unsurları ön plana çıkarılan
‘fıkra’larda, ‘ağıt’ türü metinlerin yer aldığını
düşünmekteyiz.
1 “Kundup suyu: Ayranın haftalarca
bekletilerek fazla ekşitilmesi ile husûle gelen bir nevi
içki. Çerkezler bunu çok kullanırlarmış.” (FB 426: 163).
“Kundep-psı: Kışın ayran yerine
içilen, kaynatılmış yoğurdun yaz mevsiminde dört ay
müddetle bekletilmesiyle yapılan
kışlık yoğurt. Bir bardak kundep suyu, çok ekşi olduğu
için, normal günlük ayranın 3-4
bardağına bedeldir ve kesinlikle içki değildir.”
(Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. sınıf öğrencisi Berk
Gök’ün 23 Kasım 2005 tarihinde
verdiği bilgi). Bu bilgi, söz konusu içilen ‘şey’in
‘içki’ olmadığını ifade ediyor; durum
böyle olunca, ağıt metninde var olan ‘mizahî öge’ de
tesirini bir hayli kaybetmiş
oluyor.
2 “Yıllar geçtikçe Avşarlarla Çerkezler birbirlerine
komşu olurlar, dost olurlar. Böylece
eski hır-gürlü dönem de gerilerde kalır. / İşte tam bu
sıralarda Pınarbaşı ilçesinin Çerkez
Akviran köyünden tanınmış bir Çerkez Bey’i ölür.
Çerkezler çok sevdikleri bu beyin anısını
yaşatmak isterler. Avşarlar gibi ağıt
söyleyemediklerinden bu konuda bir hayli şaşırırlar.
/ Sonunda bunun çaresini bulurlar: Avşarların güzel ağıt
yaktıklarını bildiklerinden,
komşu Hassa köyünden Kamer Karı’ya (Kamer Alkan’a)
başvururlar. Ondan beylerine
ağıt yakması için ricada bulunurlar. Kamer Karı ünlü bir
ağıtçıdır. İlk önce Çerkezlerin
bu isteklerine karşı gönülsüz davranır, sonra da istenen
ağıdı söyler. Söyler ama içinden
de eski kavgalı günleri bir türlü unutamadığından, bu
ağıdın son kısmını böyle bağlar: Ne
deyim de ne söyleyim / Ölü bizim olmayınca / Teker teker
tükenir mi / Kırkı birden ölmeyince
.“ (Özdemir 1985: 47).
3 “Ağıt Fıkrası
Vaktiyle Adana’nın Tufanbeyli ilçesi civarında yaşayan
zâlim bir Avşar beyi varmış. Bey
ölünce yakınları tanınmış bir ağıtçıyı çağırıp ağıt
yakmasını istemiş. Kadın, zâlim bey
için ağıt söylemek istememiş ama sonunda ezgi ile
şunları söylemiş: Ne deyiyim ne
söyleyim/ Ölü bizim olmayışın (olmayınca)/ Birer birer
beğ tükenmez/ Beşer beşer ölmeyişin
(ölmeyince). NOT: Ağıt tamamlanınca ev halkı ağıtçıyı
küfürlerle uzaklaştırmışlar.”
(Hasan Kütükoğlu, Kozan). (Elçin 1990: 19).
4 “Birer Birer Tükenir mi?
Ankara’nın Kalecik ilçesine bağlı Hançılı köyü ağıt
yakma geleneğinin güçlü olduğu
Türkmen bir Alevi köyüdür. Bu köyden Çivi Bibi lâkaplı
yaşlı kadın en iyi ağıt yakan kişi
olarak çevre köylere bile nam salmıştır. Bir gün
yanıbaşlarındaki Sünni Demirtaş köyündeki
cenaze evine götürürler. Cenaze evine gelen Çivi
Bibi’nin Sünni bir ağaya ağıt
yakmak pek içinden gelmez. Ama çaresiz kıramayıp
gelmiştir bir kez. Çivi Bibi kendisinden
herkesi ağlatacak ağıtlar bekleyen kalabalığı süzerek
ağıdına başlar: Ne diyeyim
ne söyleyim/ Ölü bizim olmayınca/ Birer birer tükenir
mi/ Beşer onar ölmeyince. Çivi Bibi’nin
ağıdındaki çivileyici sözleri anlamayan ağanın yakınları
‘İşte böyle deyiver bibi’
diyerek memnuniyetlerini dile getirirler.” (İlknur 2001:
57).
5 Rus istilâsı neticesinde Türkiye’ye göçen Çerkezleri
devlet Avşarların yurdu olan
Uzunyayla’ya iskân etti. Diyarbakır’da sürgün olan Avşar
beyi Halit beyin şu şiiri söylediği
rivayet edilir: “Dün gece bir rüya gördüm/ Eskisinden
beter derdim/ Uzunyayla baba
yurdum/ Çerkez gazzık [kazık] çaktı m’ola” (Kalkan 1982:
71).
İsmi bilinmeyen bir Avşar halk şairinin şiirinden:
“Devriyeler toplayak geldiler/ Kolumuzu
dallarından kırdılar/ Yurdumuzu Çerkezlere verdiler/
Soğuk sulu Uzunyayla nic’oldu”
(Kalkan 1982: 76).
İsmail Görkem’in kitabında (Görkem 2002: 224-229) yer
alan Dadaloğlu şiirleri ile
“nic’oldu” ayaklı farklı şairlere ait diğer şiirler
(Görkem 2002: 379-382) Afşarların, genel
anlamda da Türkmenlerin “iskân” ve “savaş” merkezli
olarak çok acı çektiklerini anlatmaktadır.
Bunun en sonuncusu da Çerkezlerin Uzunyayla’ya iskân
edilmeleri ile yaşanmıştır.
Bir anlamda Avşar Türkmenlerinin ‘iskân’ ve ‘göç’
merkezli yaşadıkları, ‘Çerkez’leri
konu alan metinlerde ‘somutlanmış’ olmaktadır.
6 Mr. Bell’in, 25 Eylül 1837 tarihinde Rus kurşunlarıyla
şehit olan Kırem Girey’in “eski
Çerkez usulü matem merasimi” şöyledir: “Bir adam
eceliyle vefat ederse derhal yıkanarak,
şehit ise yıkanmadan elbiseleriyle üç, dört saat içinde
defnediliyor. Bu ilk cenaze
merasimine en yakın komşuları katılıyor. Sonra matem
merasimine katılmak üzere her
taraftan birçok kimseler evine toplanıyor. Bu
münasebetle yapılan merasim şudur: Cenaze
meydana getirilmeyip odanın bir tarafına serilen hasır
üstüne bir yatak konuyor. Yatağın
üzerine ve etrafına ölünün elbisesi konuyor. Yatağın
yapıldığı yer yanındaki duvarda
silâhları asılıyor. Odanın içinde ölünün ailesi,
akrabasının aileleri oturuyor. Dul kalan kadın
kapı yanında ayakta duruyor. Yatağın her tarafında,
akrabadan olan kızlar ya da genç
kadınlar oturuyor. Odanın önündeki yeşil çayırlıkta
erkekler toplanıyor. Bunlardan biri
ağlayarak kapıya yaklaşınca içerdeki kadınlar da
ağlamağa başlıyor. Bu adam yavaşça
odaya girince ellerini gözlerinin üstüne doğru
kaldırıyor. Yatağın kenarında oturan kızlar
bunu kaldırıyorlar. Sonra dışarı çıkıyor. Hazır olanlar
birer birer matem merasimini bu
suretle yapıyorlar. / Köy ahalisinden birisi öldüğü
zaman yakını olanlar da olmayanlar da,
genç ve ihtiyar hepsi yüksek sesle ağıtlar okurlar.
Ölünün güzel meziyetlerini sayarak bir
saat kadar ağlarlar. Fakat ihtiyarlar ağlamazlar.
Tanıdık ve ahbaplar herkes ölünün evine
girince böyle yaparlar. Mezardan dönünceye kadar sükut
âdettir.” (Baj 2000: 77-78).
Çerkezler’e ait kaydedilen bu bilgiler ile, Çukurova’da
düzenlenen Türkmen ağıt törenlerinin
karşılaştırılması da yapılabilir (bk. Görkem 2001:
93-94).
7 Söz konusu metin hakkında daha önce yaptığımız bir
değerlendirme ise şöyledir: “Şiirin
metni ve şiirin hikâyesiyle ilgili bilgi, ‘Dadal Veli’yi
bize, sade ve basit bir insan kimliğiyle,
olduğu gibi yansıtıyor. Yüzeysel olarak bakılacak
olursa, metin bir ‘ağıt’ olmalıdır;
fakat şiirde ‘gerçekçi’ ve ‘mizahî’ yanın ağır bastığı
da göz ardı edilmemelidir” (Görkem
2006: 274).
8 Bu fıkranın “Karatepeli Kızın Derdi” adlı çeşitlenmesi
için bk. Artun 2000: 27-28. Bu
fıkrada Karatepeli kız ve anası, şehirdeki bir ağanın
evinde hizmetçidir. Fıkrada ağıt dörtlükleri
yer almamıştır. Sanki yukarıdaki fıkranın ‘şehir’e
uyarlanmış hali gibidir. Konu
benzerliği olan ve ‘tekerleme’ özelliği de gösteren bir
diğer metin de şöyledir: “Sarman
[kedi] salınsa gelse / Kapıda keser olsa / Keser üstüne
düşse / Sarman orada ölse / Biz ne
yapardık öhö öhöö.” (Hocam Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’un
annesi, rahmetli Lütfiye
Gülensoy’dan naklen).
9 ‘Söz komiği’, “dil aracılığıyla ortaya konulan gülme”;
‘hareket komiği’, ise “[g]enel
davranış, hareket ve eylemlerle gerçekleştirilen
gülmedir. Hareket komiğinde esas olan,
mekaniklik, yineleme, tersine çevirme, orantısızlık ve
dalgınlıktır.”. ‘Karakter komiği’,
“söz ve hareket komiğiyle beraber ortaya çıkan
anlamlandırmadır. Toplumla uyum sağlayamayan,
aykırı düşünce ve davranışlarıyla sosyal gruptan
soyutlanan, kabul görmeyen
fıkra tipinin saflığı, iyi niyeti, dürüstlüğü,
cimriliği, duygusuzluğu, acımasızlığı gibi
olumlu ya da olumsuz karakterleriyle ilgili özelliklerin
ortaya konduğu fıkra kompozisyonları,
karakter komiğini beraberinde getirdiği için gülünçtür.”
(Eker 2003: 82).
Prof. Dr. İsmail GÖRKEM
Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü- KAYSERİ
(
igorkem@erciyes.edu.trBu e-Posta adresi istenmeyen postalardan
korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript
etkinleştirilmelidir.
)
KAYNAKÇA
ALPTEKİN, Ali Berat, 1992, “Masal, Halk Hikâyesi ve
Efsanelerin Ağıtlarda İşlenişi”,
Erciyes, c. XV, S. 178, (Ekim 1992), s. 13-15.
ARTUN, Erman, 2000, “Yaşayan Adana Karatepeli
Fıkraları”, Adana Halk Kültürü
Araştırmaları-1, Adana: Adana Büyükşehir Belediyesi
Altın Koza Yay.,
s. 10-39.
AVCI, A. Haydar, 2003, “Gündeşli Oymağı ve
Gündeşlioğlu”, Halkbilimi Araştırmaları,
2. Kitap, İstanbul: E Yay., s. 280- 296.
BAJ, Jabaghi, 2000, Çerkezler, Ankara: İtalik Yay.
BALİ, Muhan, 1997, Ağıtlar, Ankara: Kültür Bakanlığı
Yay.
BORATAV, Pertev Naili, 1969, Az Gittik Uz Gittik,
Ankara: Bilgi Yayınevi.
BORATAV, Pertev Naili, 2002, Halk Hikâyeleri ve Halk
Hikâyeciliği, (Yay.
Hzl. M. Sabri Koz), İstanbul: Türk Tarih Vakfı Yay.
DALDABAN, Mustafa, 1993, “Çerkesler ve Çerkes Folkloru”,
Erciyes, c. XVI,
S.181, (Ocak 1993), s. 28-29.
DS, 1972, Derleme Sözlüğü, c. VI, Ankara: Türk Dil
Kurumu Yay.
EKER, Gülin Öğüt, 2003, “Fıkralar”, Türk Dünyası
Edebiyat Tarihi, cilt III,
Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay., s.
63-130.
ELÇİN, Şükrü, 1977, Anadolu Köy Orta Oyunları (Köy
Tiyatrosu), (2. baskı),
Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.
ELÇİN, Şükrü, 1986, Halk Edebiyatına Giriş, (Gözden
geçirilmiş ilâveli yeni
baskı), Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
ELÇİN, Şükrü, 1988, “Aşiret Şairi Gündeşlioğlu ve Onun
Hikâyesi”, Halk Edebiyatı
Araştırmaları, c. I, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yay., s. 102-
104.
ELÇİN, Şükrü, 1990, Türkiye Türkçesi’nde Ağıtlar;
Ankara: Kültür Bakanlığı
Yay.
FB 426, A. Arifî [Fahri Bilge], [Defter], Kayseri
1938-1941, Millî Kütüphane İbn
Sina Yazmaları, Nu.: Yz. FB. 426.
FB 564, A. Arifî [Fahri Bilge], [Defter], Millî
Kütüphane İbn Sina Yazmaları, Nu.:
Yz. FB. 564.
GÖKBAKAR, İbrahim, 1947, “Masal ve Türkü”, Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi
Dergisi, c. V, S. 1 (Ocak-Şubat 1947), s. 39-43.
GÖRKEM, İsmail, 2000, Halk Hikâyesi Araştırmaları:
Çukurovalı Âşık Mustafa
Köse ve Hikâye Repertuvarı, Ankara: Akçağ Yay.
GÖRKEM, İsmail, 2001, Türk Edebiyatında Ağıtlar:
Çukurova Ağıtları (İnceleme-
Metinler), Ankara: Akçağ Yay.
GÖRKEM, İsmail, 2006, Yeni Bilgiler Işığında Dadaloğlu:
Bütün Şiirleri, İstanbul:
E. Yayınları
İLKNUR, Miyase, 2001, Bahçe Biziz Gül Bizdedir,
İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.
JORDAN, David K., 1988, “Humor or What’s Funny About
Esperanto?”,
WHIMSY, c. VI, Arizona: Arizona State University.
KALKAN, Emir, 1982, “Afşarlar”, Türk Dünyası
Araştırmaları, S. 19 (Ağustos
1982), s. 23-76.
KARADAĞ, Nurhan, 1968, Köy Seyirlik Oyunları, Ankara:
Türkiye İş Bankası
Yay.
KEÇEBAŞ, Bekir, 2005, Karatepeli Hikâyeleri ve
Fıkraları, Kayseri 2005 (basılmamış).
KEMAL, Yaşar, 1992, Ağıtlar, İstanbul: Toros Yay.
ÖZDEMİR, Ahmet Z., 1985, Avşarlar ve Dadaloğlu, Ankara:
Dayanışma Yay.
ÖZÜNLÜ, Ünsal, 1999, Gülmecenin Dilleri, Ankara: Doruk
Yayıncılık.
SAKAOĞLU, Saim, 1973, Gümüşhane Masalları: Metin Toplama
ve Tahlil,
Ankara: Atatürk Üniversitesi Yay.
SAKAOĞLU, Saim, 1976, “Cönklerden Seçmeler-I”, Çağrı, S.
216 (Ocak 1976),
s. 9-12.
SAKAOĞLU, Saim, 1992a, “Türk Folklorunda Üç Ahmak
Fıkraları”, Efsane
Araştırmaları, Konya: Selçuk Üniversitesi Yay., s.
42-56.
SAKAOĞLU, Saim,1992b, “Folklor ve Halk Edebiyatı
Mahsulleri Arasındaki
Münasebetler”, Efsane Araştırmaları, Konya: Selçuk
Üniversitesi Yay.,
s. 110-114.
SAKAOĞLU, Saim, 1999, “Konya Masalı: Genşlikte mi,
Gocalıkta mı?”, Masal
Araştırmaları, Ankara: Akçağ Yay., s. 277-279.
TURAL, Sadık, 1993, “Nekre ve Nükte Kavramlarının Kültür
İçindeki Yeri ve
Fonksiyonları”, Edebiyat Bilimine Katkılar, Ankara:
Ecdâd Yayım-
Pazarlama, s. 115-122.
YILDIRIM, Dursun, 1998, “Fıkra Türü”, Türk Bitiği:
Araştırma/İnceleme Yazıları,
Ankara: Akçağ Yay., s. 221-231.
YILDIRIM, Dursun, 1999, Türk Edebiyatında Bektaşi Tipine
Bağlı Fıkralar,
Ankara: Akçağ Yay. |